MEHİR VE TÜRK HUKUKU

İslam Hukuku’nda nikah esnasında erkeğin kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya mala  mehir denilmektedir.

Mehir konusunda ilk verilen karar, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 28.04.1935 tarihli 1166/1000 sayılı kararı; ikincisi ise aynı mahkemenin aynı dairesinin 02.06.1959 tarihli 2984/2385 sayılı kararıdır. İlk kararda mehrin ödenmesine karar verilirken, 1959 tarihli kararda davacının mehir talebi, kamu düzenine aykırılık oluşturacağı gerekçesiyle reddedilmiştir. İhtilafın giderilmesi amacıyla, Ankara Barosu’ndan Avukat Çelebioğlu, içtihadı birleştirme yoluna gidilmesini içeren bir dilekçe sunmuştur. O dönemde yetkili olan ‘’Yargıtay İçtiihadı Birleştirme Kararları Kurumu’’ oy çokluğu ile görüşünü bildirmiştir. Türk mahkemeleri, kadına mehir ödenmesini içeren kararlarında halen bu içtihadı birleştirme kararına atıf yapmaktadır.

Türk mahkemeleri mehir ile ilgili davaları çözerken 02.12.1959 tarihli ve 14/30 sayılı içtihadı birleştirme kararına dayanmaktadırlar. Söz konusu içtihadı birleştirme kararına esas olan uyuşmazlıkta, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Şer’i Hukuk’a göre kurulmuş bir evlilik akdi vardır ve Cumhuriyet ilân edildikten sonra tarafl ar mahkeme huzurunda yeni Medeni Kanun uyarınca boşanma davası açmıştır. Nikâh akdi imzalanırken, erkeğin boşanma sırasında kadına mehir ödeyeceğine dair anlaşma yapılmıştır. İçtihadı birleştirme kararında, Osmanlı İmparatorluğu zamanında akdedilmiş mehir anlaşması, erkek aleyhine bir borç ve kadın lehine müktesep bir alacak hakkı şeklinde yorumlamış; Türkiye Cumhuriyeti’nin Medeni Kanunu’nun nikâh sırasında kadın ve kocadan birinin diğerine mal/para vermesini veya taahhüt etmesini yasaklamadığından hareketle, mehir, ifası tecil ve tehir edilmiş bir alacak ve borç ilişkisi şeklinde nitelendirilmiştir.  Kararda, mehrin, talakla boşanma tazminatı veya boşanmayı önleyici tedbir olmadığı, kamu düzenine aykırılık oluşmayacağı belirtilmiş; 28.04.1935 tarihli ilamda belirtilen içtihadın isabetli bulunduğuna, 02.12.1959 tarihli ikinci içtimada oyçokluğu ile karar verilmiştir.

Türk mahkemelerinde mehri içeren boşanma davalarında, genellikle erkeklerin mehrin iadesini istediğini veya üçüncü kişilerin hak kaybından dolayı işleme itiraz ettiğini görmekteyiz. Ancak Yargıtay mehri adi yazılı senetle yapılmış bir bağışlama olarak vasıflandırdığı için iade söz konusu olmamaktadır. Gayrimenkullerde ise, tapuya tescil suretiyle malik kadın olmaktadır ve temlik sebebi satış veya bağışlama olarak gösterildiği için yine erkeğe herhangi bir iade söz konusu olmamaktadır.

Şu ana kadar yabancı unsurlu bir mehir davası açılmamıştır. Konuyla ilgili geniş bir tartışma yapılmamış; Nomer tarafından Milletlerarası Özel Hukuk’ta mehrin mal rejimleri kapsamında değerlendirileceği savunulmuştur. Milletlerarası Özel Hukuk alanında mehrin bağışlama akdine, mal rejimine, evliliğin genel hükümlerine, nafakaya, tazminata ve mirasa dâhil olup olmadığı tartışılabilir.

SONUÇ:

Mehir konusunda iki ülkenin paralel hukuk sistemlerine sahip olduğu göz önüne alındığında, mahkemelerin farklı değerlendirmelerde bulunmaları dikkat çekicidir. Alman Yüksek Mahkemesi, mehri evlenmenin genel hükümleri çerçevesinde vasıflandırmıştır. Mehir, evlenmenin genel hükümleri kapsamında, evliliğin bir sonucu olarak nitelendirilmiştir. Türk mahkemeleri, yabancılık unsuru taşımayan ve kadına mehir bedelinin ödenmesini içeren davalarda istisnasız bir şekilde 02.12.1959 tarihli içtihadı birleştirme kararına dayanmaktadır. Mehrin, Medeni Kanun ile yasaklanmadığından hareketle, bağışlama akdi olarak kabul edilerek, adi yazılı şekilde yapılmasının yeterli olduğunu (gayrimenkullerde resmi şekil şartına uyulması gerekmektedir) ve işlemin geçerli olduğunu karara bağlamaktadırlar.

mehir ile ilgili görsel sonucu

DETAYLI BİLGİ İÇİN ÖRNEK YARGITAY KARARLARI VE ALMAN HUKUKUNDAKİ EMSAL KARARLARA BAKILMASI TAVSİYE OLUNUR.

STJ. AV. RUVEYDA ARSLAN

İŞ HAYATINDA TAKTİKLER

Tipe bakma akılcı davran!
Ancak Algıyı yönetmezsen seçilemezsin!
Her gün bir paragraf yazıyı dışından okuyarak hitabetini güçlendirebilirsin.
Kavga eder gibi/alçak sesle/ gülerek/ bir şeyi anlatmayı deneyin ve okumayı deneyiniz. Hakimin karşısında bu şekilde derdinizi anlatmalısınız. Eğer karşı tarafta etkili olmak isityorsanız iş görüşmelerinde de bu yolu kullanabilirsiniz.
En yumuşak ses tonununuzu bulmalısınız güler yüz ekleyerek ve bu şekilde gün içinde kısa paragraflar okumalısınız.


Her gün herhangi bir gazete ya da kitap,dergi almalısınız ve bakmadan parmağınızı bir sayfasına basın ve bir kelime seçin sonra bu kelime üzerine 1 dk konuşmalısınız. İlk günler tıkanmalar olsa da ilerleyen günlerde konuşma ve diksiyonda gelişmeyi fakrdeceksiniz.Eğer bunu yaparken çok tıkanıyorsanız beyninizin açılması için 5 N bir K şeklinde düşünerek o kelimeyi sorgulayın ve kimdir nedir nasıldır diyerek beyninizin açılmasınısını sağlayınız.

Hukuk fakültesinde bu öğretilmiyor.
Bir avukat müvekkilden çok konuşmaz dinlemeyi bilir her şeyi öğrenir tüm dikkatini karşı tarafa vermelidir ve mutlaka not almalıdır. Not almayı alışkanlık yapmak gerekir.
Bir hukukçu not almayı öğrenmelidir. Bu hatırlamasını sağlar. Mutlaka yaz.İşin artistik tarafıdır 🙂
Konuşanın mutlaka yüzüne bak! Bedenini de o kişiye çevir. Birisi sana bir şey anlatırsa sen onu dinlemezsen başka yere gider. O kişinin anlatma isteği bitmez ama anlatacağı kişi sen olmazsın. Müvekkil de gider.
Gözlerine bak!
Konuşana doğru eğil hafifçe..

BAŞARI HER GÜN TEKRARLANAN KÜÇÜK ÇABALARIN TOPLAMIDIR.

10 ŞUBAT 2020 TARİHLİ ADNAN ERBAŞ’IN KONFERANSINDAN GENÇ ÇALIŞANLARA TAVSİYELER..FAYDALI OLMASI DİLEKLERİMLE..

beden dili ile ilgili sözler ile ilgili görsel sonucu

YAZIYA AKTARARAK ÖZETLEYEN:

STJ.AV.RUVEYDA ARSLAN

SERİ MUHAKEME

Seri muhakeme katalog suçlar ile ilgili görsel sonucu

Seri muhakeme tüm dünya hukuklarında hızla uygulanmaktadır.7188 sayılı kanun ile ceza hukuku yeni bir kuruma geçiş yapmıştır. Bu müessesenin ismi seri muhakemedir.7188 sayılı kanun ile yapılan değişiklikten önce alternatif sistemler üst üste binmekteydi. Bu durum da birçok oruna neden olmaktaydı.

Ön ödeme, ön ödeme olmadığı takdirde uzlaştırma ve kamu davasının açılmasının ertelenmesi sistemleri denedikten sonra basit yargılama ve en son seri muhakeme usulü uygulanacaktır.

Seri muhakemede ceza muhakemesinin soruşturma evresinde vücut bulmaktadır. Soruşturma evresinin sonuna gelindiği zaman savcı kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar vermediği takdirde seri muhakeme usulü uygulamak zorunlu olmaktadır. Bu noktada yeterli şüpheye ulaşmış bir soruşturma evresi söz konusudur.

CMK’nun 257. maddesinde katalog suçlar öngörülmüştür. Bu suçların birçoğu zaten mağdursuz suçlardır yani uzlaştırma kurumunun bünyesine zaten ters düştüğünden ötürü bu usul zaten denenmeyecek ve seri muhakeme usulü uygulanacaktır. Fakat bu kapsama girmeyen suçlar da maddede sayılmıştır.

Aynı suçta birden fazla fail mevcut ise hepsinin seri muhakemeyi kabul etmesi gerekmektedir. Çocuk ve akıl hastaları bakımından bu sistem uygulanmamaktadır.

Savcı kamu davasının açılmasını ertelemediği takdirde eğer ki elinde yeterli delil varsa bu takdirde savcı bir yaptırım belirleyecektir. Bu durumda savcı henüz soruşturma evresinde olmasına rağmen bir ceza kararnamesi şeklinde bir yaptırım uygulayacaktır. Burada bir parantez açacak olursak ceza kararnamesi 2005 yılında hukukumuzdan kaldırılmıştır. Sulh ceza hâkiminin kullandığı bir yetkiydi. Ceza kararnamesi kısaca yargılama olmadan hüküm verilmesini ifade etmektedir. Kanun koyucu seri muhakeme ile aslında başka bir ad altında ceza kararnamesine yer vermiştir. Şöyle ki katıldığım birçok konferansta bu noktada eleştiriler olmasına karşın birçok doktrin görüş tarafından da kabul görmüştür. Esasen eleştirilen kısım yargılama yapılmadan savcı tarafından hüküm kurulmasıdır. Fakat AİHM kabul ettiği üzere ve kanunun getirdiği seri muhakeme usulü derinlemesine incelendiği takdirde bu sistemin yani savcı tarafından öngörülen teklifin şüpheli tarafından kabul edilmemesi üzerine süreç eski haline gelmekte ve normal yargılamaya geçilmektedir.

Savcı soruşturma evresinde bir hüküm kurar ve yaptırım belirler. Bu yaptırım bir hapis cezası ise savcı yarı oranında bir indirim uygular. Ortada indirilmiş bir ceza vardır ve bu cezanın şüpheliye iletilmesi gerekmektedir. Şüpheliye yapılan bu bilgilendirme aydınlatılmış onam şeklinde olmaktadır. Savcının belirlemiş olduğu bu cezanın şüpheliye teklif aşamasında mutlaka müdafi bulunmalıdır ve savcı tarafından yapılmalıdır. Eğer şüpheli bu indirilmiş cezayı kabul ederse bu takdirde savcı yetkili ve görevli mahkemeye bir talep yazısı yazar. Ancak burada yetkili ve görevli mahkeme tam bir mahkeme gibi inceleme yapmaz. Sadece iki noktada inceleme yapar:

  • İlk olarak suç CMK’NIN 257. maddesinde yazan katalog suçlardan olup olmadığına bakılacaktır.
  • İkinci olarak şüpheliye yapılan teklifin sonucunda şüphelinin kararını serbest iradesi ile mi vermiştir?

Bu iki noktada eğer bir problem yoksa savcının talebini mahkeme hükme çevirecektir. Şüpheli, savcı ve suçtan zarar görenin itiraz hakkı vardır .Bu itiraz genel hükümlere göre yapılıp incelenmektedir.

Bir başka ihtimal olarak mahkeme eğer bu usulün uygulanamayacağı kanaatine varırsa iş tekrar soruşturma evresinden başlamak üzere süreç başa döner. Bu durumda savcı yeni bir iddianame hazırlar ve bu noktadan sonra ceza muhakemesinin normal süreci işlemeye başlar. 19/02/2020

Stj. Av. Ruveyda ARSLAN

İHBAR TAZMİNATI

İHBAR TAZMİNATI

Hizmet SüresiBildirim Süresiİhbar Tazminatı Tutarı
6 aydan az olan çalışma dönemi için2 hafta2 Haftalık Ücret
6 aydan 1,5 yıla kadar olan çalışma dönemi için4 hafta4 Haftalık Ücret
1,5 yıldan 3 yıla kadar olan çalışma dönemi için6 hafta6 Haftalık Ücret
3 yıldan fazla olan çalışma dönemi için8 hafta8 haftalık Ücret

İhbar tazminatı, işçinin çeşitli sebeplerle işyerinden ayrılırken iiverenin ve işçinin uymak zorunda olduğu bildirim süreleridir.Kendi isteğiyle işten ayrılan işçi ihbar tazminatına hak kazanamaz.İhbar tazminatının Kanuni dayanağı 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17. Maddesidir

ŞARTLAR:

  • İş Sözleşmesi belirsiz süreli olmalıdır: 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 17.Maddesinde ihbar öneli tanınması gereken iş sözleşmesinin belirsiz süreli olması gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Buna karşılık iş sözleşmesinin niteliği dikkatlice incelenmeli ve belirli olduğu iddia edilen sözleşmenin Belirsiz Nitelikli olması gerektiği, ya da belirsiz hale geldiği değerlendirildiğinde ihbar tazminatı alacağı kabul edilmeldir.
  • Fesih Haklı Nedene Dayanmamalıdır: İş sözleşmesini haklı bir nedene dayanarak fesheden tarafın karşı tarafa ihbar tazminatı ödemesi yapması gerekmeyecektir. 4857 Sayılı İş Kanunun 24. Maddesi işçinin aşağıdaki nedenlerle derhal feshi hakkını düzenlemiştir.  Buna göre işçi haklı nedenlere dayanan işçi iş sözleşmesini süresinin bitiminden veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir. İşçi bu durumda işverene ihbar tazminatı ödemeyecektir.
    • Sağlık sebepleri
    • Ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri
    • Zorlayıcı sebepler
    • İşçinin gözaltına alınması ve tutuklanması halinde devamsızlığın kanunda gösterilen süreleri aşması
  • İş Akdi İhbar Öneli Verilmeden Fesih Edilmeli : 4857 sayılı iş Kanunun 17.maddesinde taraflardan birinin iş sözleşmesini feshedeceği tarafa karşı çalışma süresine göre bildirim süresi tanıması öngörülmüştür. Kanunun 17. Maddesine göre iş akdinin feshetmek isteyen taraf iş ya da işçi araması için çalıştığı süreye uygun uzunlukta ihbar öneli tanımak zorundadır.
  • Fesih Bildirimine İlişkin Usuli Şartlar Yerine Getirilmemelidir : Karşı tarafın hukuki durumunu etkilediğinden dolayı açık ve anlaşılır olmalıdır. Fesih bildirimi şarta bağlı değilse de İş Kanunu madde 8 uyarınca yazılı yapılmalıdır. 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 17.Maddesinin 5.Fıkrasına göre “İşveren, bildirim süresine ait ücreti peşin vermek suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. İş Kanunu peşin ödeme yoluyla iş akdinin feshi olanağını sadece işverene tanımıştır.
İŞÇİ İŞVEREN FOTOSU ile ilgili görsel sonucu

Stj.Av. RUVEYDA ARSLAN

Hukukun temeline inebilmek ve hukukçu düşünce yapısına sahip olabilmek için kurumsal bir kimlik oluşturmak gerekmektedir. Kurumsal kimliği oluşturabilmek için ise hukukçu düşünce yapısını hayatın her alanına yedirebilmek gerekecektir. Hukuk hem yeterince soyut hem de somut bir sosyal bilim dalıdır. Hukuk hem her yerdedir hem de görünmezdir. Ben bir hukukçu isem babamın hukukçu kızı olmaktan, okulda bir hukuk öğrencisi olmaktan ve işyerinde bir stajyer olmaktan çok daha fazlası olmalıyım. Her gün azar azar sulanmalıyım.

Bugün siz değerli okuyucularımı Victor Hugo’nun bir sözü üzerinde düşünmeye davet edeceğim. “İyi olmak kolaydır, zor olan ise adil olmaktır. En mükemmel adalet ise vicdandır.”

Bu söz neyi ifade ediyor sizler için?

Çoğu zaman düşünürüm; filozofları ve özellikle hukukçu kimliğine bürünebilmiş olanlarını…

İnsan olarak, çocuk olarak, kadın olarak ve hatta ülke olarak iyi olabilmeyi başardık. En azından ben başardığımıza inanmak istiyorum. Peki, kaçımız adalet için yüreğimizi ortaya koyabildi. Neyi kastettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Kaçımız toplumun vicdanı olduk kaçımız soğukta üşüyen bir çocuğa anne olabildik…

ANAYASA MADDE 138; Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Vicdani kanaat nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Sormak isterim. Yaptığım işin altında ezilmeden ne kadar dik durmam gerektiğini hatırlatıyor bu madde bana.

Anayasalar hep ilgimi çekti. Yasalar bir insanı insan edebilir mi? Bir anayasa da bir devleti şekillendirecektir. Eğer vicdanının kalp sesi insanlara nefes veriyorsa o zaman adalet atardamarında geziyor demektir.

Evet, zor olan adil olmaktı.

Ben bugün kendime konuşma hakkı verdim.

Burada sesleneceğim körpe dimağlar olacak.

Önce yeşereceğim sonra da yeşerteceğim.

Eşitler arasından adaletle sesleniyorum.

Kolaya değil zora sevdalanın yani Adalete… 

                                                                               Bugüne not 12.02.2020        

                                                                           Stj. Av. Ruveyda ARSLAN  

kolay olan iyi olmaktır zor olan ise adil olmak ile ilgili görsel sonucu

İŞ KAZASINDA HUKUKİ SORUMLULUK

İş ve Gk m. 3/1-g’ye göre iş kazası, ‘İşyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olayı’ ifade eder.

İş kazalarında hukuki sorumluluğun kaynağı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu farklı görüşler şu şekilde ifade edilebilir:

 1) İş kazalarında haksız fiil sorumluluğu bulunmaktadır.

2) İş kazalarında sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan sorumluluk bulunmaktadır.

 Bir görüşe göre, iş kazalarında işverenin sorumluluğunun hem haksız fiil hem de sözleşmeye aykırılığa dayandırılabilir, bu iki sorumluluk birlikte yarışabilir, bu nedenle iş kazalarında sorumluluğun salt haksız fiil sorumluluğuna dayandırılması mümkündür. Ancak, haksız fiil sorumluluğuna gidildiğinde kusurun ispatının işçiye ait olması ve haksız fiilde zamanaşımının sözleşmeye aykırılığa göre daha uzun olması nedeniyle, iş kazalarında sorumluluğun sözleşmeye aykırılığa dayandırılmasının daha lehe olacağı ifade edilmektedir. Kusursuz sorumluluk yoluna gidilebilecek durumlarda, sorumluluğun haksız fiile dayandırılması işçinin daha lehinedir. Yargıtay ilk kararlarında iş kazalarındaki hukuki sorumluluğu haksız fiile dayandırmaktaydı.

Diğer bir görüşe göre, işverenin iş kazalarındaki sorumluluğu, işverenin hizmet akdinin veya kanunların kendisine yüklediği sorumluluğunu kasten veya ihmalden yerine getirmemesine dayanır. Bu görüşü savunan yazarlara göre, iş güvenliği önlemlerine uyulmayarak iş kazalarına neden olunan durumlarda, iş güvenliği önlemlerine uymayan kişiler, işverenin işçiyi gözetme borcuna aykırı hareket ettiği gerekçesiyle sorumlu tutulmaktadırlar. İşverenin sözleşmeye dayanan sorumluluğun dayanağı olan işçiyi gözetme borcunun kanuni dayanakları; iş sözleşmesi ve Borçlar Kanunu m. 332, 4857 sayılı İş Kanunu m. 77, İş ve Güvenlik Kanunu ve ilgili yönetmeliktir. Yargıtay, iş kazalarında haksız fiile dayanan görüşünü terk etmiş, onun yerine, işçinin daha lehine olan sözleşmeye dayalı sorumluluğu esas almaya başlamıştır.

Detaylı bilgi için avukatınıza danışabilirsiniz.

12.02.2020

Stj. Av. Ruveyda ARSLAN

Kıdem Tazminatı

Koşulları

Kıdem Koşulu; İşyerinde En Az Bir Yıl Çalışmış Olmalı (Nisbi emredici koşul olup, sözleşme ile daha aza çekilebilir)

İş Akdinin Kanunda Öngörülen Nedenlerle (Haklı Sebeplerle) Feshedilmiş Olması

İşçi Tarafından;

  • Haklı Sebep
  • İş Sözleşmesinin Emeklilik Nedeniyle Sona Ermesi
  • İş Sözleşmesinin Askerlik Nedeniyle Sona Ermesi
  • İş Sözleşmesinin İşçinin Ölümü Nedeniyle Sona Ermesi
  • İş Sözleşmesinin Kadın İşçi İçin Evlenme Nedeniyle Sona Ermesi

İşveren Tarafından;

  • 4857 sayılı İş Kanunu Md. 25/II’deki Sebepler

Faiz Uygulaması

İş Kanunu’na göre çalışanlar için faiz talebe bağlı kalmakla birlikte, fesih tarihinden itibaren işlemeye başlar. Deniz İş Kanunu ve Basın İş Kanunu’na tabi olanlar için temerrüt tarihinden itibaren işlemeye başlar.

İş Kanunu, Deniz İş Kanunu’nda tavan sınırlaması vardır. Basın İş Kanunu’nda tavan uygulaması yoktur.

İŞE İADE DAVALARINDA İŞ AKDİNİN “GEÇERLİ” SEBEPLE FESHEDİLDİĞİNİN MAHKEMELERCE KABULÜ, KIDEM TAZMİNATI TALEBİNİ ORTADAN KALDIRMAZ.  Neden?

Çünkü işveren tarafından SADECE iş Kanunu 25/II Md. yazılı haklı sebeplerle iş akdinin feshi, kıdem tazminatını ortadan kaldırır.

“Geçerli Fesih”, “haklı fesih” değildir. “Geçerli fesih” hali sadece işe iadeye engel durum oluşturur.

Kıdem Tazminatı Hesabı

Kıdem tazminatına esas sürenin (İşçinin Çalışma süresinin) bulunması;

İşçinin işe fiilen başlangıç tarihi ile iş sözleşmesinin sona erdiği tarihler çıkarılarak toplam süre bulunur. Bu süreden kıdem tazminatına dahil olmayan süreler çıkarılır. Farka Çalışmış gibi sayılan süreler eklenir. Kıdem tazminatına esas süre bulunmuş olur.

Bulunan farklarda yılların hesabında 1 yıl 365 gün, bir ay ise gerçek değeri ne ise o alınır (örneğin ocak – haziran ayları arası 181 takvim günü olarak alınır).

Kıdem Tazminatına Dahil Edilecek Şekilde Birleştirilmesi Gereken Çalışmalar

  • İş akdinin devamlı ya da fasılalı olduğuna bakılmaksızın aynı işverene ait farklı işyerlerinde olan çalışma süreleri

“…Görüldüğü gibi, İş Kanunu’nun 14. Maddesinin 2. Fıkrasında, işçinin kıdeminin iş akdinin fasılalarla yeniden kurulmuş olmasına bakılmaksızın aynı işverenin işyerinde veya değişik işyerlerinde çalıştığı toplam süreler göz önüne alınarak hesaplanacağı öngörüldüğünden, işçinin söz konusu işyerlerinde değişik zamanlarda çalışmış olması da durumu değiştirmeyecek, kıdem açısından tüm çalışma süreleri toplanacaktır. Kanun, fasılalı çalışmalar konusunda bir ayrım yapmadığından, iş akitlerinin kısa uzun ya da belirli veya belirsiz süreli olması bu açıdan önem taşımayacaktır….” (Yargıtay HGK, 2011/9-484 . 2011/593 K. 05.10.2011)

  • Ne surette olursa olsun işyerinin bir işverenden başka işverene geçmesi ya da başka bir yere nakli halinde geçen tüm çalışma süreleri
  • İşverenler arasında organik bağ olması durumunda hizmet akdi devri suretiyle farklı işveren bünyesinde yer alan çalışmalar

AŞAN RAPOR SÜRESİ HESABI

Örneğin;

Çalışma süresi 5 yıl 6 ay 5 gün olsun.

İşçi aralıksız olarak 6 ay rapor almış olsun.

4 yıl karşılığı ihbar süresi 8 hafta olacağından ve sadece ihbar süresi + 6 hafta kabul edileceğinden;

8 + 6 =14 hafta x 7 gün = 98 Gün

6 ay x 30 gün = 180 Gün

Dahil edilmeyerek indirilecek süre = 180 – 98 = 82 Gün olarak bulunur.

Kıdem Tazminatına Esas Ücretin Bulunması

İşçinin en son aldığı giydirilmiş ücretin 30 günlük tutarıdır. (Nispi emredici kural olup işçi lehine sözleşme ile artırılabilir. Ancak, her halükarda kıdem tazminat tavan değerini geçemez.)

Stj. Av. Ruveyda ARSLAN

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla